İnsan-ı Kâmil: Yaratılış Gayesinin Ufku

İnsan-ı Kâmil: Yaratılış Gayesinin Ufku

Zamanın gürültüsü insanın zihnini çabuk kuşatıyor. Savaşlar, kavgalar, siyasi çekişmeler, gündelik telaşlar ve bitmeyen hesaplaşmalar arasında insan çoğu zaman kendi iç sesini duyamaz hâle geliyor. Fakat bütün bu karmaşanın ortasında asıl mesele yine insana gelip dayanıyor. Çünkü insan kendini tanımadan dünyayı da, hayatı da, hakikati de yerli yerine koyamıyor. Bu yüzden kalemim, bugünün hengâmesini değil, insanın iç âlemindeki kemale erme yolculuğunu, yani insan-ı kâmil idealini yazmak istedi.

İnsan olmanın ruhunu hayatımızda ne kadar taşıyoruz? Kendimize, çevremize ve Rabbimize karşı mesuliyetimizin ne kadar farkındayız? Kâmil insan olma yolunda hangi adımı atıyoruz? Aile hayatımız, çalışma düzenimiz, konuşma dilimiz ve insanlarla kurduğumuz münasebet bu idealin neresinde duruyor?

İnsanı yalnızca bilgiyle donatmak yetmez; ona edep, nezaket, merhamet ve sorumluluk da kazandırmak gerekir. Çünkü bilgi aklı aydınlatır; fakat kalp terbiyesiyle birleşmezse insanı olgunlaştırmak yerine daha keskin, daha kırıcı ve daha kibirli bir hâle getirebilir. Aklın ışığı, ruhun terbiyesiyle tamamlanmadığında hakikate değil, benliğin gölgesine hizmet eder.

Tasavvuf geleneğinde insan-ı kâmil, yalnızca çok bilen insan değildir. O; nefsini tanımaya çalışan, kalbini arıtmaya gayret eden, yaratılmışa hürmet eden ve varlığını Yaradan’a karşı sorumluluk bilinciyle taşıyan insandır. Bilgiyi kibir vesilesi değil, hikmet kapısı bilen; kalp incitmemeye, dilini kırıcı sözden sakınmaya, elini zulme uzatmamaya özen gösteren kişidir.

İnsanın mükerrem kılınmış bir varlık oluşu, ona yalnızca değer değil, aynı zamanda ağır bir emanet de yükler. Bu emanet; gönül yıkmamayı, hakkı gözetmeyi ve her varlığa ilahî hikmetin bir tecellisi nazarıyla bakmayı gerektirir. Madem insan şerefli bir emanetin taşıyıcısıdır, öyleyse sözü de bakışı da davranışı da bu emanete yakışır bir incelik taşımalıdır.

Aziz milletimizin tarihi, insana değer veren bir ruh bütünlüğüyle yoğrulmuştur. Ecdadımız, dine hizmet ile insanlığa hizmeti birbirinden koparmamış; vakıfları, medreseleri ve adalet anlayışıyla insanı merkeze alan bir medeniyet dili kurmuştur. Yunus Emre’nin “Yaratılanı severim, Yaradan’dan ötürü” sözü de bu anlayışın en berrak ifadelerinden biridir. Bu söz, insana makamına, mevkisine ve servetine göre değil; Allahü teâlâ’nın emaneti nazarıyla bakmayı öğretir.

Bugün dünyanın birçok yerinde ruhu yorulmuş, vicdanı incelmek yerine katılaşmış bir insanlık manzarası görüyoruz. Savaşlar, göçler, açlık, hırs ve kibir, insanın içindeki cevheri perdeleyen ağır gölgelerdir. Vicdan sustuğunda akıl karanlık bir kurnazlığa bürünür; merhamet çekildiğinde güç zulme dönüşür.

Bu sebeple insan terbiyesi hayatın en mühim meselesidir. Çocuğun kalbine ekilen her iyilik tohumu, yarının insanlık iklimini şekillendirir. Evde duyulan bir söz, okulda görülen bir davranış, sokakta karşılaşılan bir tavır insanın ruh dünyasında iz bırakır. Bu yüzden çocuklarımıza yalnızca başarılı olmayı değil, iyi insan olmanın vakarını da öğretmeliyiz.

İnsan-ı kâmil olmak elbette bir anda varılacak bir menzil değildir. Bu yol, her gün biraz daha arınmayı; öfkeye karşı sükûneti, nefrete karşı muhabbeti, haksızlığa karşı hakkaniyeti, benliğe karşı tevazuu seçmeyi gerektirir. İnsan bazen büyük davaları konuşurken en yakınındaki gönlü kırdığını fark etmeyebilir. Oysa kemal, uzak ufuklarda aranmadan önce evin içinde, iş yerinde, sokakta, komşulukta, konuşma üslubunda ve emanete sadakatte başlar.

Kâmil insan, kendini merkeze koyan değil, kendini hesaba çeken insandır. Gönül incitmekten sakınır, dilinin nereye vardığını düşünür, gücü yettiğinde affı, imkânı olduğunda ikramı, haklı olduğunda bile nezaketi elden bırakmamaya çalışır. Onun büyüklüğü gösterişinde değil, tevazuundadır; sözü çokluğunda değil, sözünün bereketindedir.

Velhasıl insan, dünyaya yalnızca yaşamak için değil, hayra vesile olmak için gelir. Geride kalan asıl iz; malın, makamın ve şöhretin değil, gönülde kalan iyiliğin izidir. Kâmil insan, karanlıktan şikâyet etmekle oyalanmayıp bir kandil yakabilendir.

Bugün bize düşen, gürültünün içinde insanı unutmamak; kalbi katılaştıran çağın karşısında merhameti, edebi ve hikmeti diri tutmaktır. Çünkü insan ruhunu ihmal ederse dünya büyüse de hayat küçülür. İnsan kemale yürürse bir tebessüm bile gönüllere dokunur, bir güzel söz yaraya merhem olur. Öyleyse insanın, yaratılış gayesinin ufkunda yaşamayı kendine dert edinmesi gerekmez mi?

Muhabbetle…

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
İbrahim İnal Arşivi