DEĞER, KIYMET BİLEN GÖNÜLLERDE GÖRÜNÜR

DEĞER, KIYMET BİLEN GÖNÜLLERDE GÖRÜNÜR

Kıymet bilmek, yalnızca değeri fark etmek değil; gösterilen sevgi, güven ve hürmeti güzel ahlâkla taşıyabilmektir.

İnsan, yaratılışı gereği değer görmek ister. Emeğinin takdir edilmesini, samimiyetinin anlaşılmasını ve kendisine kıymet verilmesini arzu eder. Fakat çoğu zaman gözden kaçan önemli bir hakikat vardır: Bir şeyin kıymetinin bilinmemesi, onun gerçek değerini azaltmaz. Asıl kaybeden, o değeri göremeyen ve ondan istifade edemeyen kimsedir.

Bir elmas, onu cam zannedenin elinde elmas olmaktan çıkmaz. Güneş, gözünü kapatan için ışığını kaybetmez. Hakikat de insanların kabul etmesiyle hakikat olmaz; inkâr edilmesiyle değerini yitirmez. Gerçek değer, insanların takdirine değil, hakikatin kendisine bağlıdır.

Kur’ân-ı kerimde birçok peygamberin kendi kavimleri tarafından yalanlandığı haber verilmektedir. Bu inkâr, onların kıymetinden hiçbir şey eksiltmemiş; bilakis hakikati göremeyenlerin mahrumiyetini ortaya koymuştur. Tarih boyunca nice âlimler, nice salihler ve nice hak dostları da yaşadıkları devirde yeterince tanınmamışlardır. Fakat onların değeri, insanların ilgisiyle artmadığı gibi ilgisizliğiyle de azalmamıştır. Kaybedenler, onları tanıyamayanlar ve anlayamayanlar olmuştur.

Ancak meselenin üzerinde düşünülmesi gereken bir yönü daha vardır. Her insan kendisine verilen değeri taşıyamaz.

Bazıları, gördüğü hürmeti bir emanet olarak değil, kendi üstünlüğünün bir delili gibi görür. Kendisine gösterilen sevgi, tevazuunu artıracağı yerde kibrini artırır. Kendisine duyulan güven, sorumluluk bilinciyle taşınmadığında rehavete dönüşür. Yapılan iyilikler unutulur, vefa yerini nankörlüğe bırakır. Hatta bazen insan, kendisine değer verenleri küçümseyecek bir hâle dahi gelebilir.

Hâlbuki eksilen, kendisine gösterilen değer değildir. Eksik olan, o değeri taşıyacak ahlâk ve olgunluktur.

Olgun insan ise tam aksine, kendisine gösterilen her hürmeti bir emanet bilir. Gördüğü iyiliği unutmaz, teşekkür etmeyi bilir, vefasını artırır. Çünkü bilir ki insanı büyüten, kendisine verilen değer değil; o değere lâyık olabilme gayretidir.

Tasavvuf büyükleri de bu hakikati farklı yönleriyle ifade etmişlerdir. İmam-ı Rabbânî hazretleri, nefsi beğenmenin insanı felâkete sürükleyen en büyük hastalıklardan biri olduğunu bildirir. Tevazu sahibi olan kimse, kendisine yapılan iyilikleri unutmaz; gördüğü hürmet karşısında kibirlenmek yerine mahcup olur. Böyle bir gönülde vefa yeşerir, nankörlük barınamaz.

Seyyid Abdülhakim Arvâsî hazretleri ise insan gönlünü incitmemeyi büyük bir hassasiyetle tavsiye etmiş, kalp kırmaktan şiddetle sakındırmıştır. Çünkü gönül kıymeti bilen kimse, insanın da kıymetini bilir. Başkasının değerini anlayabilen bir kalp, kendisine gösterilen değerin de farkına varır.

İşte bütün bunlar bize göstermektedir ki, kıymet bilmek de öğrenilen bir ahlâktır. İnsan; şükrü, vefayı, edebi, merhameti ve tevazuu ailede, okulda ve içinde yetiştiği çevrede kazanır.

Değerler eğitiminin zayıfladığı toplumlarda insanlar, kendilerine yapılan iyilikleri hak zannetmeye, gördükleri hürmeti kendi üstünlüklerinin karşılığı gibi görmeye başlarlar. Böyle olunca nankörlük artar, vefa azalır; insanlar hem gerçek kıymetleri tanıyamaz hem de kendilerine verilen değeri taşıyamaz hâle gelirler.

Bugün belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, çocuklarımıza ve gençlerimize yalnızca bilgi kazandırmak değil; değer kazandırmaktır. Bilgi insana meslek kazandırabilir; fakat güzel ahlâk kazandırmazsa o bilgi bazen kibri, bazen nankörlüğü, bazen de bencilliği besleyebilir. Değerler eğitimi ise insana sahip olduklarının emanet olduğunu, her nimetin bir şükrü bulunduğunu ve kendisine gösterilen hürmetin bir üstünlük değil, bir sorumluluk olduğunu öğretir.

İnsan, her nasihati önce kendi nefsine söylemelidir. Çünkü hakiki nasihat, parmağını başkasına uzatmaz; aynayı insanın kendi önüne koyar. Her birimiz zaman zaman şu soruları kendimize sormalıyız: Bana verilen nimetlerin kıymetini biliyor muyum? Bana değer veren insanların hakkını verebiliyor muyum? Bana güvenenleri mahcup ediyor muyum? Yoksa gösterilen değeri hak edilmiş bir üstünlük mü sanıyorum? Bu muhasebeyi samimiyetle yapabilen kimse, hem Rabbine karşı şükrünü artırır hem de kullara karşı vefasını güzelleştirir.

Netice olarak, gerçek değer insanların takdiriyle oluşmaz; onların ilgisizliğiyle de kaybolmaz. Fakat o değeri fark edebilmek ve insana gösterilen değeri taşıyabilmek, sağlam bir iman, güzel bir ahlâk ve doğru bir değerler eğitimi ister.

İnsan, kendisine verilen nimetin ve gösterilen değerin kıymetini bildikçe olgunlaşır. Sevgi, güven ve hürmeti bir emanet bilip tevazu, vefa ve şükürle karşılayan kimse, gördüğü değerin hakkını vermiş olur. Çünkü değer görmek insanı yüceltmez; değeri bilmek ve güzel ahlâkla taşımak yüceltir. Kıymet bilmeyen, en büyük nimetler içinde dahi mahrum kalır; kıymet bilen ise az nimete de şükreder, huzur ve bereket bulur. Unutmamak gerekir ki, değer insanların takdiriyle oluşmaz; ancak kıymet bilen gönüllerde görünür.

Kıymet bilen, kıymet bulur.

Muhabbetle…

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
İbrahim İnal Arşivi