Sözün Özüyle Buluşması

Sözün Özüyle Buluşması

Her söz bir sorumluluk taşır. Söze kıymet vermek, ahde vefa göstermek ve söylediğini hâliyle doğrulamak, söz ile öz arasındaki bağı güçlendirir.

Yine “Ne yazayım?” diye düşünürken fark ettim ki yazılacak çok şey var. Lakin istedim ki köşemde birçok defa dile getirdiğim gibi, gönüllere dokunalım, birbirimize bir hatırlatmada bulunalım. Biraz duralım, kendimize bakalım; sözümüzü tartalım, özümüze dönelim.

İçtimai hayatımızda nice konuşmaya şahit oluyor, nice vaat dinliyoruz. Ne var ki sözler çoğu zaman havada kalıyor. Menfaat ve çıkar girdabında, dilden dökülen sözün ne anlama geldiği unutuluyor. Söylenenle yapılan birbirini tutmayınca konuşmalar özüyle buluşmuyor. Bu hâl yalnızca iki insan arasındaki münasebeti zedelemiyor; toplumun güven duygusunu da yavaş yavaş aşındırıyor.

Sözüyle özü bir olanlar yok mu? Elbette var. Varlıklarıyla gönlümüze ferahlık veren, sözünü yerine getirmek için gayret eden insanlar hâlâ aramızda. Fakat sözün mana yükünü taşımayan, nefsini ve menfaatini öne çıkaran kimseler de az değil. Sosyal medyada görünmenin, beğenilmenin ve sürekli konuşmanın teşvikiyle insan bazen kendi özünden uzaklaşıyor. Şahsiyetini beslemek yerine görüntüsünü süslüyor; nefsinin ve hırsının esiri oluyor.

Oysa söz, insanın iç dünyasından dışarıya açılan bir kapıdır. Neye kıymet verdiğimiz, neyi gözettiğimiz, başkasının hakkını ne kadar düşündüğümüz oradan görünür. Bir gönlü birkaç kelimeyle incitebilir, yine birkaç kelimeyle teselli edebiliriz. Bunun için konuşmak kadar, nasıl konuştuğumuz ve söylediklerimizin arkasında nasıl durduğumuz da mühimdir. Güzel sözün kıymeti, hayatımızda karşılık bulduğunda belirginleşir.

Birine “Yanındayım” dediğimizde, onun zor gününde de yanında olabilecek miyiz? “Yaparım” dediğimiz bir iş için zahmete katlanacak mıyız? Verdiğimiz sözü kimse hatırlatmadığında da hatırlayacak mıyız? İnsanın özü, biraz da bu sessiz imtihanlarda kendini gösterir. Alkışın, takdirin ve kazancın bulunmadığı yerde sözünü muhafaza edebilmek, ahde vefanın işaretidir.

Sözün kıymetini ve ona gösterilen sadakati düşünürken, Üftade hazretlerinden nakledilen bir kıssa hatıra geliyor. Karlı bir kış günü talebelerine, “Taze üzüm olsa da yesek…” diyerek üzüm getirmelerini ister. Talebeler, “Bu mevsimde üzüm olur mu?” diye düşünürken Kadı Mahmud, yani Aziz Mahmud Hüdâyî hazretleri, hocasının sözünde bir hikmet görüp “peki” diyerek bağa gider. Karların altında üzüm salkımları bulup bir sepet toplar. Dönüşte su dolu bir çukura düşer. Sepeti ıslanmasın diye yukarıda tutup Cenab-ı Hakk’a yalvarırken bir kişi elinden tutarak onu kurtarır ve kaybolur.

Dergâha döndüğünde talebeler üzümlere hayretle bakarlar. Üftade hazretleri ise maksadını şöyle açıklar: “Maksadım üzüm değil, üzüme mi, sözüme mi kıymet verdiğinizi anlamaktı. Üzüme ‘peki’ diyenler kaybeder; sözümüze ‘peki’ diyenler, bulsalar da bulamasalar da kazanırlar. Dine ve hocasına hizmette sıkıntılar olur; arkadaşınızı Hızır kurtardı. Çile çoktur, fakat ecri de çoktur.”

Bu kıssa, sözün değerini yalnızca elde edilecek neticeye göre ölçmemeyi hatırlatıyor. Kadı Mahmud’un yola çıkışında, hocasının sözüne duyduğu itimat ve gösterdiği sadakat vardır. Üzüm bulup bulamayacağını bilmeden gayret eder. Biz de kendi hayatımıza baktığımızda, verdiğimiz sözlere ne ölçüde sadık kaldığımızı, bir sorumluluğu üstlenirken yalnızca kazancını mı düşündüğümüzü sorabiliriz.

Elbette insan her arzusunu gerçekleştiremez, her işin neticesini belirleyemez. Bazen şartlar değişir, bazen gücümüz yetmez. Böyle zamanlarda sözün hakkını vermek; gayreti bırakmamak, durumu dürüstçe açıklamak ve karşımızdakini belirsizlik içinde bekletmemektir. Yapamayacağımızı söylemek de bir dürüstlüktür. Asıl yaralayıcı olan, gönül almak için kolayca söz verip ardından o sözü ve muhatabını unutmaktır.

Özümüze dönüş, büyük iddialardan önce küçük davranışlarda başlayabilir. Evimizde, işimizde, dostluklarımızda daha dikkatli konuşabiliriz. Bir haberi aktarmadan doğruluğunu düşünebilir, bir insan hakkında hüküm vermeden durabiliriz. Özür dilememiz gerektiğinde nefsimizi öne sürmeyebilir; teşekkürümüzü, merhametimizi ve vefamızı davranışlarımızla gösterebiliriz. Dilimizin güzel söylediğini hâlimizle de söylemeye çalışabiliriz.

Belki bugün kendimize bırakacağımız hatırlatma budur: Sözü çoğaltmadan önce onun yükünü hissedelim. Verdiğimiz sözü bir emanet bilelim; tutulması için emek, sabır ve samimiyet gerektiğini unutmayalım. Gönüllere dokunmak istiyorsak önce kendi gönlümüzde sözümüze yer açalım.

Sözümüz özümüzle buluşsun ki gönüllere güven versin, hayatımızda karşılık bulsun.

Muhabbetle…

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
İbrahim İnal Arşivi