Ah Gazze, Ah Kudüs, Ah Filistin…

Ah Gazze, Ah Kudüs, Ah Filistin…

Gazze’nin acısı, Kudüs’ün hafızası ve Filistin’in hakkı insanlığın vicdanına sesleniyor: Bilinen hakikatler ne zaman adalete dönüşecek?

Takvimler 7 Ekim 2023’ü gösterdiğinde, Filistin’in yıllardır dinmeyen acısında yeni ve korkunç bir sayfa açıldı. Gazze’nin üzerine çöken zulmün başlangıcının üzerinden üç yıl geçti. Gazze yandı, yürekler yandı. Dünya seyretti. İnsanlığın gözleri önünde çocukların hayalleri, annelerin umutları, babaların yuvaları enkaz altında kaldı. Türkiye başta olmak üzere dünyanın birçok yerinde bu zulme karşı sesler yükseldi. Ancak yükselen sesler, yıkılan evleri ve sönen hayatları korumaya yetmedi. Kınamalar, çağrılar, diplomatik açıklamalar… Fiilî ve etkili yaptırımlarla desteklenmeyen sözler, acıyı durdurmaya yetebilir miydi?

Arap ülkelerinin yöneticilerinden beklenen ortak ve kararlı duruş nerede kaldı? Kardeşlik hangi gün için vardı? Bir çocuğun yardım isteyen bakışı, devletlerin çıkar hesaplarının arasında nasıl kaybolabilirdi? İnsanlık sustu… Lal oldu, âmâ oldu, sağır oldu… Bu suskunluk Filistin’de ayrı bir yangına dönüştü. Bu yangın bedenleri değil, yürekleri yaktı. Feryatlar gökyüzünü inletirken bizim yürek sızımızdan doğan bir iniltimiz var mı? Kim, nasıl, ne kadar sorumlu? Bu sorulara cevap verecek var mı?

Gazze’yi düşünürken Kudüs’ü, Kudüs’ü anarken Mescid-i Aksa’yı unutabilir miyiz? Bir halkın yaşama hakkıyla birlikte hafızası, inancı ve yurduyla kurduğu bağ da savunulmayı bekliyor. Filistin meselesi 7 Ekim’de başlamadı. O tarihin gerisinde nesiller boyunca biriken kayıplar, göçler ve yurt hasreti var. Bugünün acısını anlayabilmek için dünün izlerine de bakmak gerekiyor. Çünkü hafızasını kaybeden bir dünya, her yeni yıkımı geçmişten kopuk bir hadise sanıyor. Oysa Kudüs’ün taşları, sokakları ve vakıfları bize uzun bir tarihin içinden sesleniyor.

Harem-i Şerif’in Müslümanlara Ait Olduğuna İlişkin “Uluslararası Karar” başlıklı yazıyı, İslami düşüncenin ihyası, felsefe ve din ilişkileri üzerine çalışmalarıyla tanınan Tunuslu filozof ve felsefe profesörü Ebû Ya’rub el-Merzûkî (asıl adıyla Mohamed Habib Marzouki) yazmıştır. Tunus Üniversitesi’nde Arap ve Yunan felsefesi alanında profesör olarak görev yapan Merzûkî, bu metinde 1929 Burak olaylarının ardından kurulan uluslararası komisyonun Batı Duvarı ve çevresindeki mülkiyet haklarına ilişkin incelemesini ele almaktadır.

Aralarında tek bir Arap veya Müslümanın bulunmadığı Avrupalı hakemler, tarafsız hâkimler, avukatlar ve uluslararası tarih ve arkeoloji uzmanları, Mescid-i Aksa ve onun tarihî Batı Duvarı hakkında ne söylediler? Burası Ağlama Duvarı mıdır ve Yahudilerin hakkı mıdır; yoksa Burak Duvarı mıdır ve Müslümanların hakkı ve mülkü müdür? Uluslararası komisyonun kararı ne oldu? Karar açık ve net…Harem-i Şerif’in tamamının Müslümanların mülkü olduğuna ilişkin uluslararası mahkeme kararına dikkat çeken Ebû Ya’rub el-Merzûkî Arapların ve Müslümanların çoğunun bilmediği bir hakikati yazısında açıklıyor.

1930 Uluslararası Komisyon Raporu, İngiltere’nin Milletler Cemiyeti Konseyinin onayıyla oluşturduğu komisyonun raporudur. Batı Duvarı’nın, önündeki döşeli alanın ve bitişik Mağribliler Mahallesi’nin Müslüman vakıf mülkü olduğu hükmünü vermiştir.

Bir başka belge ise “Beyaz Kitap”tır (White Paper). İngiliz hükümetinin konuyla ilgili resmî tutumunu ve kararını açıklayan belgedir. Buckingham Sarayı’nda Kral ve Özel Konsey tarafından görüşülerek kabul edilmiştir. 18 Haziran 1931’de yürürlüğe girmiştir.

Fakat arşivde duran bir belgenin varlığı, yaşayan bir çocuğun güvenliğini tek başına sağlayamaz. Asıl sual burada önümüze çıkıyor: Tanınan hakları korumak için ne yapılıyor? Devletler verdikleri sözlerin arkasında hangi somut adımlarla duruyor? İnsani yardımın ulaşması, sivillerin korunması ve hukuki sorumlulukların takibi için hangi imkânlar kullanılıyor? Halkların meydanlarda yükselen vicdanı, karar vericilerin masalarında karşılık bulmalı. Sorumluluk, bir açıklama yayımlandığında sona ermemeli. Söylenen her sözün ardından atılan her adım da sorulmalı.

Bizim payımıza da acıyı sıradanlaştırmamak düşüyor. Bir sonraki görüntüye geçerken enkaz başındaki annenin bekleyişini geride bırakmamak… Çocukların isimlerini, ailelerin hikâyelerini, yıkılan mahallelerin hafızasını yaşatmak… Yardımı, bilgiyi ve sivil dayanışmayı sürdürebilmek… Bir halkın hakkını savunurken başka insanların canını ve inancını hedef almayan bir adalet dili kurabilmek… Çünkü savunduğumuz şey, her insanın korkmadan yaşayabildiği, çocuğunu güvenle büyütebildiği bir hayattır.

Ah Gazze, ah Kudüs, ah Filistin… Bu sözler dilimizde bir ağıt olarak kalmasın. Gazze’nin çocukları büyüyebilsin. Kudüs’ün sokaklarında korkunun yerini huzur alsın. Filistinli bir anne, evladının eve dönüşünü endişesiz bekleyebilsin. Bunun için hafızaya da bilgiye de kararlı bir iradeye de ihtiyacımız var. Yarın bu günler anlatıldığında, her birimizin önünde aynı soru duracak: Bütün bunlar olurken sen ne yaptın?

Yarın çocuklarımız bize “Gazze yanarken siz ne yaptınız?” diye sorduğunda, suskunluğumuz cevabımız olmasın.

Muhabbetle…

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
İbrahim İnal Arşivi