İbrahim İnal
İnsanlık Şefkat ve Merhamete Hasret
İnsanlık Şefkat ve Merhamete Hasret
Gücün yüceltildiği, vicdanın geri çekildiği bir çağda insanlık en çok kalbini kaybediyor; oysa insanı insan yapan, merhametle taşınan bir ahlaktır.
Etrafımıza baktığımızda, şefkat ve merhametin hayattan usulca çekildiğini fark etmemek mümkün mü? Gücün ölçü kabul edildiği, haklının değil güçlü olanın sözünün geçtiği bir dünyada yaşıyoruz. Şefkat, merhamet ve vicdan gibi insani hasletleri taşıyabilenler zayıf bırakıldıkça, zulme karşı duracak sesler azalıyor; mazlumların üzerinden zulüm eksik olmuyor. Zulüm arttıkça vicdan köreliyor; vicdan köreldikçe adalet yaralanıyor. Adalet yaralandığında ise insan, kendi insanlığından uzaklaşıyor.
Şefkat ve merhamet, insanın hem kendisiyle hem de başkalarıyla kurduğu ilişkinin en samimi zeminidir. Karşımızdakinin zaaflarını, hatalarını ya da sessiz acılarını yargılamadan görebilme cesaretidir. Merhamet, gücün karşısında durmak değildir; gücü incitmeden, adaletle ve sorumluluk bilinciyle kullanabilmektir. Şefkat ise yalnızca acıyı fark etmek değil, o acıyı hafifletmek için yük almaktır. İnsan tam da bu noktada yaratılış gayesini hatırlar: şuur ve idrakle yaşamak, bu hasletleri kuşanmak ve hayatını bu istikamette yönlendirmek… Bu, insan için ne büyük bir nimet, ne büyük bir ahlaki değerdir.
Modern çağ insana çok şey sundu; fakat kalbi beslemeyi ihmal etti. Bilgi arttı, hikmet azaldı. İmkân çoğaldı, sorumluluk zayıfladı. Kalabalıklar büyüdü ama insan yalnızlaştı. Başkasının acısına yabancılaşan insan, zamanla kendi acısını da tanıyamaz hâle geldi. Oysa merhamet, insanı ayakta tutan asli bağdır. Şefkatin çekildiği yerde sertlik hâkim olur; sertliğin hâkim olduğu yerde zulüm meşrulaşır. Zulüm meşrulaştığında ise yalnızca mazlum değil, zalim de kaybeder. Çünkü merhamet, muhatabını olduğu kadar onu taşıyan kalbi de koruyan ilahi bir lütuftur.
İslam ahlakı, insanı merkeze alan fakat insanı kul olma sınırının dışına taşırmayan bir denge öğretir. Bu dengede güç değil emanet, çıkar değil sorumluluk, sertlik değil şefkat esastır. Merhamet zayıflık değildir; bilakis nefsini dizginleyebilen ahlaki iradenin göstergesidir. Şefkat, hakikatten vazgeçmek değil; hakikati incitmeden taşımaktır. Yaratılış gayesini idrak eden insan için merhamet bir tercih değil, varoluşun tabiî bir nihayetidir.
Merhamet etmek; acımak, şefkat göstermek demektir. Allahü teâlâ’nın Esmâ-i Hüsnâsındaki Rahman, Rahim, Rauf gibi isimler, ilahi merhametin farklı tecellileridir. Rahman, dünyada bütün mahlûkata merhamet edendir; Rahim ise ahirette müminlere hususi merhamet edendir. Bu ilahi isimler, insan için sadece kitabî ölçüler değildir; insanın ahlakını, niyetini ve hayatını şekillendiren ilahi rehberlerdir. Bu rehberliği idrak eden kalp, merhameti bir duygu değil, bir hayat ölçüsü olarak taşır.
Kâinatın Efendisi Peygamber Efendimiz’in sallallahu aleyhi ve sellem hayatı, merhametin yaşayan ve yol gösteren en mükemmel numunesidir. O, yalnızca inananlara değil; yetimlere,
yoksullara, çocuklara, hayvanlara ve hatta kendisine düşmanlık edenlere dahi şefkatle muamele etmiştir. Onun merhameti zayıflığın değil, ahlaki olgunluğun ifadesidir.
Bugün insanlığın şefkate ve merhamete duyduğu hasret, yaratılış gayesini unutmasının kaçınılmaz bir tezahürüdür; kalbi yeniden diriltecek olan ise gücü değil emaneti, sertliği değil şefkati, iddiayı değil kulluğu merkeze alan bu ilahi ahlakı hayatın merkezine yeniden yerleştirebilmektir.
Kalbin sustuğu yerde hiçbir düzen insanı kurtaramaz; çünkü insanı ayakta tutan son kale merhamettir.
Muhabbetle…
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.