Mehmet Fatih Erdoğan
ABD-İRAN SAVAŞI’NIN TÜRKİYE’YE YANSIMALARI
Bir dost yazısı
ABD-İRAN SAVAŞI’NIN TÜRKİYE’YE YANSIMALARI
Ortadoğu bir kez daha ateş çemberinde…
ABD ile İran arasındaki çatışma artık iki ülke arasındaki sıradan bir güç mücadelesi değildir. Bu çatışma; enerji yollarının, bölgesel nüfuz alanlarının, güvenlik dengelerinin ve yeni dünya düzeninin yeniden şekillendiği büyük bir hesaplaşmaya dönüşmüş durumdadır.
Ve bu hesaplaşmanın tam ortasında Türkiye vardır.
Çünkü Türkiye artık eski Türkiye değildir.
Ankara’nın attığı her adım; Washington’da, Moskova’da, Tahran’da, Şam’da, Bağdat’ta, Tel Aviv’de ve Körfez başkentlerinde dikkatle takip edilmektedir.
Türkiye bugün gerçekten çetin bir sınavdan geçiyor.
Bir yandan ABD ile NATO müttefikiyiz. Diğer yandan İran’la komşuyuz. Rusya ile önemli siyasi, ekonomik ve stratejik ilişkilerimiz bulunuyor. Azerbaycan’la kardeşlik temelinde yükselen stratejik ortaklığımız var.
Suriye, Irak, Doğu Akdeniz, Kafkasya ve Karadeniz’de yaşanan gelişmeler ise doğrudan Türkiye’nin güvenliğini ilgilendiriyor.
İşte Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan liderliğinin en önemli farklarından biri de burada ortaya çıkıyor.
Türkiye artık kendisine, “Bizden ne yapmamız isteniyor?” diye soran bir ülke olmaktan çıkıp, “Türkiye’nin çıkarı nedir?” sorusunu merkeze alan bir devlet aklıyla hareket etmek zorundadır.
Savaşın asıl hesabı ne?
ABD-İran çatışmasının arkasındaki temel meselelerden biri bölgesel güç dengeleridir.
İran’ın nükleer kapasitesi, füze programı, bölgedeki vekil güçleri, Körfez’deki etkisi ve enerji yolları üzerindeki konumu Washington açısından son derece önemli başlıklardır.
İran açısından ise mesele yalnızca askeri kapasiteden ibaret değildir.
Tahran yönetimi, ABD baskısına boyun eğmesi halinde bölgede yıllardır oluşturmaya çalıştığı caydırıcılığın ciddi biçimde zedeleneceğini düşünmektedir.
Bu nedenle iki tarafın da geri adım atması kolay değildir.
Ancak unutulmaması gereken bir gerçek var:
Savaşın faturası yalnızca ABD ve İran’a çıkmayacaktır.
Bu savaşın bedeli bütün bölgeye, dolayısıyla Türkiye’ye de yansıyabilir.
Türkiye için en büyük risk: Enerji
Türkiye açısından meselenin en hassas noktalarından biri enerji arz güvenliğidir.
Petrol ve doğal gaz fiyatlarında yaşanabilecek sert dalgalanmalar, enerji nakil yollarındaki güvenlik sorunları, ticaret yollarının zarar görmesi ve bölgesel istikrarsızlık Türkiye ekonomisi üzerinde ciddi baskı oluşturabilir.
Bu nedenle Ankara’nın savaşın büyümesini istememesi yalnızca diplomatik bir tercih değildir.
Bu aynı zamanda doğrudan milli güvenlik meselesidir.
Türkiye ekonomisinin istikrarı, enerji güvenliğiyle; enerji güvenliği ise bölgesel istikrarla yakından bağlantılıdır.
Türkiye’nin en büyük avantajı: Herkesle konuşabilmek
Tam da bu noktada Türkiye’nin jeopolitik konumu ve diplomatik kapasitesi büyük önem kazanıyor.
Türkiye’nin elinde birçok ülkenin sahip olmadığı önemli bir avantaj var:
Türkiye, farklı taraflarla aynı anda konuşabilen nadir ülkelerden biridir.
Washington’la konuşabilir.
Moskova’yla konuşabilir.
Tahran’la konuşabilir.
Körfez ülkeleriyle ilişkilerini sürdürebilir.
Azerbaycan’la yakın iş birliği yapabilir.
Avrupa ile diplomatik kanallarını açık tutabilir.
Bu, Türkiye açısından çok önemli bir stratejik kapasitedir.
Türkiye’nin yapması gereken, bu avantajı savaşın tarafı olmak için değil, barışın ve kendi milli çıkarlarının savunucusu olmak için kullanmaktır.
Ortadoğu yeniden şekilleniyor
Bugün Ortadoğu’da yeni bir düzen kurulmaya çalışılıyor.
Sınırlar, enerji koridorları, güvenlik mimarileri ve ittifaklar yeniden tartışılıyor.
Bu nedenle Türkiye’nin sadece bugünkü savaşa değil, savaş sonrasında ortaya çıkabilecek yeni denkleme de hazırlanması gerekiyor.
Artık bir gerçek herkes tarafından kabul edilmelidir:
Türkiye hesaba katılmadan Ortadoğu’da kalıcı bir denklem kurulamaz.
Çünkü Türkiye’nin askeri gücü var.
Savunma sanayii kapasitesi var.
Jeopolitik konumu var.
Ekonomik ve diplomatik ağırlığı var.
Ve en önemlisi, bölgesel gelişmeleri kendi güvenlik perspektifinden okuyabilecek devlet tecrübesi var.
Türkiye’nin tarafı Türkiye olmalıdır
ABD ile İran savaşırken Türkiye’nin önünde iki seçenek yoktur.
“ABD’nin yanında mı, İran’ın yanında mı?” sorusu Türkiye’nin sorusu değildir.
Türkiye’nin sorusu şudur:
“Türkiye’nin yanında kim var?”
Cevap ise bellidir:
Türkiye’nin yanında yine Türkiye olmalıdır.
Milli çıkarlarımız…
Milli güvenliğimiz…
Toprak bütünlüğümüz…
Enerji güvenliğimiz…
Ekonomik istikrarımız…
Ve geleceğimiz…
Bunların tamamı her türlü dış hesaplamanın üzerinde tutulmalıdır.
Türkiye, hiçbir küresel gücün veya bölgesel aktörün hesabında kullanılan bir ülke olmamalıdır.
Türkiye kendi hesabını yapmalı, kendi kararını vermeli ve kendi geleceğini kendisi şekillendirmelidir.
Son söz
Cumhurbaşkanı Erdoğan liderliğinde Türkiye’nin önündeki temel görev; savaşın içine çekilmeden, ancak savaşın sonuçlarını doğru okuyarak bölgesel güç ve küresel aktör olma iradesini daha da güçlendirmektir.
Çünkü önümüzdeki dönemde Ortadoğu’da sadece savaşanlar değil, oyunun kurallarını belirleyebilenler kazanacaktır.
Türkiye artık seyirci değildir.
Türkiye artık kendisine biçilen rolü oynayan bir ülke değildir.
Türkiye, kendi rolünü kendi yazmak zorundadır.
Ve tarih bize şunu söylüyor:
Güçlü Türkiye, bölgede barışın da teminatıdır.
Dr. İmbat MUĞLU
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.