Sevgili Okurlarım,
Biz Ne Yiyoruz?
Sevgili Okurlarım,
Güneş, bu sabah
Nurhak dağlarının ardından
utangaç bir çocuk gibi
burnunu gösterdi.
Kamalak ağaçlarının arasından süzüldü,
kuş seslerine karıştı.
Yaylada hava 19 derece…
Biz kışlıkları giydik,
ama bahçede sabah kahvaltılık domates , biber salatalık topluyoruz.
Ekinözü’nün Türkmenler Mahallesi’nde,
yaylanın serinliğinde
bir domates kopardık dalından…
Bir biber,
bir salatalık…
Hani derler ya:
“Etten güzeldi.”
İnanın,
etten de güzeldi!
Çünkü o domatesin
sadece tadı yoktu…
Kokusu vardı.
Rengi vardı.
Hatırası vardı.
Toprağın sıcaklığı vardı.
Cebrail Sarı’nın kulakları çınlasın,
bir “domates öldürmesi” yaptık. Kokusu beş mahalle öteye gitti.
Öyle bir koku yayıldı ki
sofraya değil,
sanki bütün yaylaya oturdu.
Bir an durdum ve kendime sordum:
“Biz şehirde domates diye
bize ne yediriyorlar?”
Salatalığı düşünün…
Şehirdeki salatalık
eğri, yamuk, yumuk…
Kokusu yok,
tadı yok.
Buradaki salatalık ise
evin içini kokutuyor.
Dalından kopardığınızda
çocukluğunuz geliyor aklınıza.
Yeşil biber…
Gütür gütür!
Isırdığınızda
sesi bile başka.
Tadı başka,
kokusu başka…
Anlatamam.
Bazı şeyler
anlatılmaz.
Yerinde yenir.
Yayık ayranı üzerinde
tereyağı…
Mis gibi!
Kaşığı daldırdığınızda
sanki yaylanın çiçekleri
sütün içine düşmüş.
Sonra çiçek balı…
Yayla çiçek balı…
Bal gibi kokuyor.
Reyhası başka,
lezzeti başka.
Bir kaşık alıyorsunuz,
ağzınızda çiçekler açıyor.
Ekmek…
Kendi buğdaylarından
kendi unlarını yapmışlar.
Maraş tabiriyle
ev ekmeği, açık ekmek…
Dumanı üzerinde.
Kokusu çocukluğumuzdan kalma.
Bir parça koparıyorsunuz,
içine domates,
yeşil biber,
soğan…
İki tel maydanoz…
Bir dürüm yapıyorsunuz.
Baldan tatlı!
İşte hayat bu.
Karpuz var bir de…
Dede ata tohumu.
Raf ömrü yok.
Belki markette günlerce dayanmaz.
Ama…
Bir dilim yiyorsunuz,
“karpuz” denilen şeyin
ne olduğunu yeniden hatırlıyorsunuz.
Yabani sarı erik…
Şimdi reçel oluyor.
Kazan kaynıyor,
kokusu her yeri sarıyor.
Bir meyvenin kokusu bile
insana huzur veriyor.
Ve ben düşünüyorum:
Biz şehirlerde ne yiyoruz?
Daha doğrusu…
Biz gerçekten yaşıyor muyuz?
Betonların arasında,
renkli ışıkların altında,
egzoz dumanlarının içinde
milyonlarca insan
yaşadığını sanıyor.
Oysa doğanın sesini duymuyor.
Kuşların sabah selamını bilmiyor.
Topraktan kopan domatesin
kokusu nedir, bilmiyor.
Yayık ayranının
üzerindeki tereyağını görmüyor.
Ata tohumundan yetişmiş
karpuzun tadını unutuyor.
Renkli ışıklar arasında
sönüp giden milyonlarca hayat…
Oysa hayat,
bazen bir dalın ucunda.
Bazen bir domatesin kırmızısında.
Bazen yeşil biberin çıtırtısında.
Bazen sıcak bir ekmeğin buğusunda.
Bazen bir kaşık balın
içindeki çiçek kokusunda.
Bazen de
Nurhak dağlarının ardından
doğan güneşte…
Sevgili güzel insanlar,
Uyanın!
Gelin Türkmenler’e…
Yılanova’ya…
Koç Dağları’na…
Binboğa’ya…
Göksun'a
Afşin, Ekinözü'ne
Bir günlüğüne bile olsa
şehirden kaçın.
Telefonunuzu sessize alın.
Televizyonu kapatın.
Kendinizi toprağın sesine bırakın.
Bir ekmeğin arasına
domates koyun.
Biber koyun.
Soğan koyun.
İki tel maydanoz koyun.
Dürüm yapın.
Ve ilk lokmayı
yavaşça yiyin.
Göreceksiniz…
Hayatın hâlâ
ne kadar güzel olduğunu
yeniden hatırlayacaksınız.
Bugün bunu
yerinde tespit etmenin
tam zamanı…
Çiçek çiçek,
mis kokulu yaylalardan
hepinize selam olsun.
Ekinözü Türkmenler den Dostlara Selam Olsun
Kalın sağlıcakla…
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.