Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne Sesleniş!
Sevgili Okurlarım,
Bugün sizlerle tarihten bugüne uzanan önemli bir konuyu, belgeler ve tarihî kayıtlar üzerinden değerlendirmek istiyorum.
Osmanlı Devleti'nin son dönemlerine baktığımızda, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren devletin içinde ve çevresinde farklı siyasi, sosyal ve örgütsel yapıların etkinlik kazandığını görüyoruz.
Özellikle 1860'lı yıllardan itibaren Osmanlı coğrafyasında Mason localarının ve çeşitli gizli-açık siyasi yapılanmaların güç kazandığı tarihî bir gerçektir.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur:
Tarihî olayları değerlendirirken komplo iddiası ile belgelenmiş gerçekleri birbirinden ayırmak gerekir.
Ben de bugün bunu yapmaya çalışacağım.
Abdülhamid Han'ın cenaze namazını kim kıldırdı?
Sultan II. Abdülhamid Han, 10 Şubat 1918'de Beylerbeyi Sarayı'nda vefat etti.
Cenazesi Beylerbeyi Sarayı'ndan Topkapı Sarayı'na getirildi. Burada gerekli hazırlıklar yapıldı ve cenaze namazı kılındı.
Cenaze namazını dönemin Şeyhülislâmı Musa Kâzım Efendi kıldırdı.
Daha sonra Sultan II. Abdülhamid Han, büyük bir cenaze merasimiyle Sultan II. Mahmud Türbesi'ne defnedildi.
Buraya kadar tarihî olay açık.
Ancak şimdi asıl dikkat çekmek istediğim noktaya geliyoruz.
Şeyhülislâm Musa Kâzım Efendi kimdi?
Musa Kâzım Efendi, 1858 yılında Erzurum'un Tortum ilçesine bağlı Pehlivanlı (eski adıyla Vıhik) Vıhik köyünde dünyaya geldi.
Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde önemli görevlerde bulundu ve Şeyhülislâmlık makamına kadar yükseldi. Vıhik köyünden Şeyhülislamlık makamına
Fakat onun hakkında tarihçiler arasında uzun yıllardır tartışılan bir başka konu daha vardır:
Masonluk.
30. derece Masonluk iddiası nereden geliyor?
Bu konuda özellikle dikkat edilmesi gereken bir belge bulunmaktadır. FETÖ Elebaşı Gülen de aynı kaderin yolcusu olduğunu görüyoruz.
1959 tarihli Türk Mason Dergisi'nde, Cafer Ergin tarafından yayımlanan bir yazıda Musa Kâzım Efendi'nin Masonlukla ilişkisine dair kayıtlar yer almaktadır.
Bu kayda göre Musa Kâzım Efendi,
24 Mart 1910 tarihinde 30. dereceye yükselmiştir.
Aynı kayıtta Masonik çalışmalarının Resne Muhterem Mahfili'nde başladığı ve matrikül numarasının 4 olduğu belirtilmektedir.
Bazı araştırmalarda ise onun Selanik'teki Macedonia Risorta adlı Mason locasıyla bağlantısından ve burada Üstad-ı Muhterem olduğundan söz edilmektedir.
İstanbul'da ise 1909 sonrasında kurulan Osmanlı Meşrık-ı Âzamlığı ve buna bağlı mahfillerle ilişkisi olduğu ileri sürülmektedir.
Burada çok önemli bir ayrıntının altını çizelim:
30. derece, Masonluk sistemindeki 33. derece değildir.
Ancak 30. derece, özellikle Eski ve Kabul Edilmiş İskoç Riti içerisinde yüksek derecelerden biridir.
Peki Musa Kâzım Efendi “Ben Mason değilim” dedi mi?
Evet.
İşin en önemli taraflarından biri de budur.
Musa Kâzım Efendi hakkında Masonluk suçlamaları ortaya atıldığında, 14 Kasım 1911 tarihinde yayımladığı bir beyannameyle Mason olduğu yönündeki suçlamaları reddetmiştir. Ama Edirneye sürgün edilmesinden kurtulamadı.
Dolayısıyla bugün tarihî bir değerlendirme yaparken tek taraflı konuşmak doğru değildir.
Bir tarafta Masonların kendi yayınlarında yer alan 30. derece kaydı, diğer tarafta ise Musa Kâzım Efendi'nin Masonluk iddiasını reddeden kendi beyanı bulunmaktadır.
Bu iki belge ve kayıt birlikte değerlendirilmelidir.
Bir başka dikkat çekici ayrıntı
Musa Kâzım Efendi'nin hayatının son dönemi de oldukça çarpıcıdır.
Osmanlı Devleti'nin yıkılışından sonra hakkında çeşitli suçlamalar yöneltildi ve Edirne'ye sürgün edildi.
Burada vefat etti ve Edirne Muradiye Camii haziresine defnedildi.
Dolayısıyla tarih bize çok önemli bir soru bırakıyor:
Osmanlı'nın son döneminde devletin en üst makamlarında bulunan insanlar hangi siyasi, fikrî ve örgütsel yapılardan etkileniyordu?
Bu sorunun cevabını sloganlarla değil, arşiv belgeleriyle araştırmamız gerekiyor.
Erzurum bağlantısı dikkat çekiyor
Şimdi bir başka isme gelelim.
Fethullah Gülen...
Fethullah Gülen de Erzurum'un Pasinler ilçesine bağlı Korucuk köyünde dünyaya geldi.
Doğum tarihi konusunda ise kaynaklarda farklılık bulunmaktadır. Resmî kayıtlarda 27 Nisan 1941, kendi yayınlarında ise 1938 tarihi yer almaktadır.
Diğer tarafta ise yaklaşık 83 yıl önce, yine Erzurum'un bir başka ilçesinde doğmuş olan Şeyhülislâm Musa Kâzım Efendi bulunmaktadır.
Musa Kâzım Efendi'nin doğum yeri:
Erzurum – Tortum – Pehlivanlı (Vıhik) köyü.
Fethullah Gülen'in doğum yeri:
Erzurum – Pasinler – Korucuk köyü.
Bu iki isim arasında doğrudan bir bağlantı bulunduğunu söylemek için elimizde yeterli tarihî belge bulunmadığını özellikle belirtmek gerekir.
Ancak Erzurum'un, Osmanlı'nın son döneminden Cumhuriyet dönemine uzanan dinî ve siyasi hareketler açısından önemli bir merkez olduğu da ayrıca araştırılması gereken bir konudur.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne sesleniyorum!
Sevgili Okurlarım,
Ben bugün kimseyi suçlamak, kimseyi mahkûm etmek için yazmıyorum.
Bir tarihî hafızayı hatırlatmak için yazıyorum.
Osmanlı Devleti'nin son döneminde yaşananları anlamadan, Cumhuriyet dönemindeki gelişmeleri doğru okumamız mümkün değildir.
Mason locaları, İttihat ve Terakki, dış devletlerin Osmanlı üzerindeki etkileri, siyasi cemiyetler, istihbarat faaliyetleri ve dönemin uluslararası güç dengeleri...
Bunların tamamı belgeleriyle birlikte araştırılmalıdır.
Bugün de Türkiye Cumhuriyeti olarak aynı hatalara düşmemek için geçmişten ders çıkarmamız gerekiyor.
Dün Osmanlı'nın başına gelenleri yalnızca “dış güçler yaptı” diyerek açıklamak ne kadar eksikse, “her şeyi içerideki hainler yaptı” demek de o kadar eksiktir.
Devletler sadece dışarıdan değil, içerideki zafiyetlerden de yıkılır.
Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti Devleti;
Kim devletin içinde?
Kim hangi yapıyla bağlantılı?
Kim hangi ülkeden, hangi örgütten, hangi merkezden etkileniyor?
Kim devlete sadık, kim başka yapılara bağlı?
Bunları geçmişte olduğu gibi bugün de titizlikle araştırmalıdır.
Çünkü devletin güvenliği, sadece sınırda nöbet tutmakla sağlanmaz.
Devletin kurumlarını, hukukunu, istihbaratını ve devlet aklını güçlü tutmakla sağlanır.
Benim çağrım şudur:
Geçmişi unutmayalım.
Ama geçmişi de komplo teorileriyle değil, arşivlerle, belgelerle ve tarihî gerçeklerle okuyalım.
Çünkü tarih yalnızca geçmiş değildir.
Tarih, gelecekte aynı hataları yapmamak için elimizde bulunan en büyük uyarıdır. İran üst düzey yöneticilerini karşı binanın balkonundan atılan bir dıronla verdukları gibi Türkiye içinde aynı pilan var unutmayalım,
Gazeteci Yazar Bekir Doğan
