Ekranların Aynasında Kaybolan Değerlerimiz

İhtiyacımız olan şey; insanı utandırmayan, aileyi örselemeyen, ahlakı yüceltirken estetikten ve sanattan da ödün vermeyen bir yayıncılık anlayışıdır.

Ekranların Aynasında Kaybolan Değerlerimiz

Manevi dinamiklerimiz ve medeniyet köklerimizle yeniden buluşmadan yayıncılık düzelmez.

Manevi dinamiklerimiz ve medeniyet köklerimizin ışığında ne zaman yayınlarımız, programlarımız düzelecek? Ne zaman bu manada doyurucu programlar ikliminde olacağız?

Bu sual, yalnızca bireysel bir serzeniş değil; toplumun geniş kesimlerinin içten içe yaptığı bir vicdan muhasebesidir. Özellikle gündüz kuşağı programları hanımları ekranlara kilitlemekte, zamanla bir alışkanlıktan öte bağımlılığa dönüşen bir izleme pratiği oluşturmaktadır.

Üzülerek müşahede ediyorum ki, bazı işletmelere gittiğimde dahi televizyonların aynı programlara ayarlı olduğunu görüyorum. İnsanların, dedikodu ve itham girdabında savrulan içeriklere maruz kaldığını hem görüyor hem de duyuyorum.

Aile mahremiyeti adeta yerle bir edilmiş durumdadır. Ahlaki değerlerimizden geriye ise neredeyse hiçbir iz kalmamıştır. Öyle tartışmalar, öyle ifadeler ekranlara taşınmaktadır ki, insan duymaktan hicap etmektedir. Daha da vahimi, bu içeriklerin çocukların ve gençlerin gözleri önünde normalleştirilmesidir.

Oysa yayıncılık dediğimiz alan, yalnızca reyting tablolarından ibaret değildir. Televizyon; toplumu sadece eğlendiren değil, aynı zamanda yönlendiren, dönüştüren ve uzun vadede yeniden inşa eden güçlü bir kültürel araçtır. Özellikle gündüz kuşağı, toplumun en kırılgan alanlarına doğrudan temas eden bir etki gücüne sahiptir.

Evinde, mutfağında, iş yerinde hatta bekleme salonlarında dahi açık olan bu ekranlar; farkında olunmadan bir değer aktarımı yapmaktadır. Bugün ekranda normalleştirilen dil, yarın sokakta konuşulmakta; bugün tartışma adı altında sergilenen seviyesizlik, yarın aile içi iletişimin tonu hâline gelmektedir.

Kadının kocasına “sana inat yaptım” dediği, bir başkasının “sen yaptın ben de yaptım” diyerek hatayı meşrulaştırdığı bir dil; zamanla vicdanı susturmaktadır. Daha vahimi ise bu sözleri yöneten ve yönlendiren sunucuların, kelimelerin manasından bihaber şekilde tartışmayı körüklemesidir.

Programlara katılan bir vatandaşın “şeriatın kestiği parmak acımaz” ifadesine gösterilen tepkiler, meselenin ne kadar yüzeysel ele alındığını açıkça ortaya koymaktadır. Şeriat, Orta Doğu’ya ait bir kavrammış gibi sunulurken; Müslüman’ım diyen bir toplumun ahkâm-ı şeriata uyması gerektiği gerçeği bilinçli şekilde göz ardı edilmektedir.

Oysa burada ifade edilen şey, hukuka ve kurala teslimiyettir.“Kanun ne derse o” deme olgunluğudur. Bu yaklaşımı çarpıtarak, kavramları tehdit unsuru gibi sunarak toplumu nereye götürmek istiyoruz?

Dizilere baktığımızda da tablo farklı değildir. Yapılan yapımların manevi getirisi sorgulanmamakta, insanı ve aileyi yücelten hikâyeler yerine çatışma, ihtiras ve haz odaklı senaryolar tercih edilmektedir.

“Nasıl daha güzelini yaparız?” heyecanı yerini, “nasıl daha fazla kazanırız?” hesabına bırakmıştır. Materyalist bir zihniyetle, manevi ve ahlaki değerlerimiz hiçe sayılarak yapılan her üretim; bu kısır döngüyü biraz daha derinleştirmektedir.

Çünkü medeniyet yalnızca binalarla değil; değerlerle ayakta durur.
Değerlerini kaybeden bir toplum, ekran başında eğlenirken aslında kendinden vazgeçtiğinin farkına varamaz. Bu noktada RTÜK ve Kültür Bakanlığı’nın sorumluluğu tartışmasızdır. Zira yayıncılık, yalnızca izleneni değil; zamanla normal kabul edileni de belirlemektedir.
Dizi ve gündüz kuşağı programlarının takibinin, yalnızca şekilsel değil; içerik ve değer boyutuyla da yapılması elzemdir. Ancak bu sorumluluk yalnızca kurumlarla sınırlı değildir.

Yapımcıların, senaristlerin, sunucuların ve hatta izleyicilerin de bu muhasebeye dâhil olması gerekmektedir. Sonuç olarak, ekranlarda gördüğümüz her şey aslında kim olduğumuzun bir yansımasıdır. Bu aynayı ne kadar kirletirsek, yüzümüzü o kadar tanıyamaz hâle geliriz.

Manevi dinamiklerimizi, kültürel köklerimizi ve ahlaki referanslarımızı merkeze almadan yapılan hiçbir yayın, topluma uzun vadede fayda sağlamaz. Reyting uğruna değerlerden vazgeçmek; kısa vadeli kazançlar uğruna medeniyet birikimini tüketmektir.

İhtiyacımız olan şey; insanı utandırmayan, aileyi örselemeyen, ahlakı yüceltirken estetikten ve sanattan da ödün vermeyen bir yayıncılık anlayışıdır. Ancak o zaman ekranlar, gürültünün değil; hikmetin, edebin ve anlamın sesi olabilir.

Muhabbetle…

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Yazarlar Haberleri