Eğitimde Zihnimizi Korumak

Zihinleri Korumadan Eğitim Olur mu?

Eğitimde Zihnimizi Korumak

Zihinleri Korumadan Eğitim Olur mu?

Yeni bir eğitim senesinin arifesindeyiz. Milyonlarca evladımız yeniden sıralarına oturacak; kitaplar açılacak, dersler başlayacak, yeni bilgiler öğrenilecek. Fakat bütün bunlardan önce kendimize sormamız gereken çok daha temel bir sual vardır: Nasıl bir eğitim?

Her şeyden önce körpe dimağlarımızın zihnini korumak esas değil midir? Çünkü eğitim yalnızca bilgi aktarmak değildir. Bilginin hangi zihne, hangi dünya görüşünün ve hangi değerlerin üzerine inşa edildiği bilginin kendisi kadar önemlidir. Zihinler kuşatılmışsa eğitimin istikametini tayin etmek de artık o zihnin sahibinin elinde değil midir? İnsan yine öğrenir, yine ilerler, hatta büyük başarılar da gösterebilir; fakat kendisine çizilen istikamette yürür. Bu sebeple eğitimde ilk mesele, çocuğun zihnini ve şahsiyetini koruyacak sağlam bir temel oluşturmaktır.

Bir milleti ayakta tutan yalnızca sınırları, ordusu veya ekonomik gücü değildir. O milletin hafızası, dili, inancı, kültürü, tarihi ve medeniyet tasavvuru da en az bunlar kadar önemlidir. Toprakların işgali gözle görülür; fakat zihinlerin işgali çoğu zaman sessizce gerçekleşir. Bir nesil kendi tarihinden utanmaya, kendi kültürünü küçümsemeye ve kendi medeniyetini geri kalmışlığın sebebi olarak görmeye başlamışsa ortada üzerinde ciddi şekilde düşünülmesi gereken bir mesele vardır.

Yaklaşık iki asırdır yaşadığımız zihnî savrulmanın temelinde de bu mesele bulunmaktadır. Batı'nın ilmini, tekniğini ve çalışma disiplinini almakla kendi medeniyetinden vazgeçmek birbirinden tamamen farklı şeylerdir. Başka medeniyetlerden öğrenmek bir zenginliktir; kendi medeniyetini inkâr ederek başkasına benzemeye çalışmak ise şahsiyet kaybıdır. Eğitim, çocuğa dünyayı öğretirken ona kendi evini unutturmamalıdır.

Cemil Meriç'in, “Kamusa uzanan el, namusa uzanmıştır” sözü bu bakımdan son derece manidardır. Çünkü dil yalnızca kelimelerden ibaret değildir; bir milletin hafızasını, düşünme biçimini ve dünyaya bakışını taşır. Kelimelerini kaybeden nesiller, zamanla mana dünyalarını da yitirir; ardından geçmişle kurulan bağlar birer birer çözülmeye başlar. Eğitim tam da bu noktada bir hafıza ve şahsiyet meselesine dönüşür.

Geçmişine, tarihine ve medeniyet köklerine yabancılaştırılmış bir nesil yetiştirmek, eğitimin ana damarlarına kezzap dökmeye benzer. Böyle bir eğitim diploma verebilir, meslek kazandırabilir, teknik bakımdan başarılı insanlar da yetiştirebilir; fakat kendisini, nereden geldiğini ve hangi değerlerin mirasçısı olduğunu bilmeyen fertlerden güçlü bir medeniyet inşa etmek mümkün değildir.

Bu sebeple eğitimde önceliklerden biri tarihimizi, kültürümüzü ve medeniyetimizin temel değerlerini yeni nesillere kuru bilgiler halinde ezberletmek değil, tanıtmak ve sevdirmek olmalıdır. Çocuklarımız ecdadını yalnızca savaşların, antlaşmaların ve tarihlerin içinden değil; ilmin, sanatın, edebiyatın, mimarinin, ahlakın, merhametin ve adalet anlayışının içinden de tanımalıdır. İbn Sina’yı, Farabi’yi, Cezeri’yi, Biruni’yi, Yunus Emre’yi, Mevlânâ’yı, Akşemsettin’i, Fatih’i, Mimar Sinan’ı ve daha nice ilim ve medeniyet büyüğünü tanıyan bir genç, ait olduğu dünyanın ne kadar büyük bir birikime sahip olduğunu da idrak edecektir.

Ancak burada dikkat edilmesi gereken başka bir husus vardır: Zihni korumak, zihni dünyaya kapatmak demek değildir. Tam tersine sağlam köklere sahip bir insan dünyaya daha güvenle açılabilir. Kendi kimliğinden emin olan bir genç başka fikirleri okumaktan, başka kültürleri tanımaktan korkmaz. Çünkü karşılaştığı bilgiyi değerlendirebileceği sağlam ölçülere sahiptir. Mesele çocuğun önüne duvar örmek değil, ona fikrî bir pusula vermektir.

İşte eğitimde aradığımız ruh budur. Bu ruhla yetişmiş dimağlar, karşılarına çıkan her düşünceyi sorgulamadan kabul etmez; doğru ile yanlışı, faydalı ile zararlıyı, hakikat ile propagandayı birbirinden ayırabilecek bir muhakeme gücüne sahip olur. Bilginin çoğaldığı fakat hakikatin giderek bulanıklaştığı günümüz dünyasında çocuklarımıza verebileceğimiz en kıymetli kazanımlardan biri de budur.

Bugün gençlerimiz yalnızca okulun ve öğretmenin tesiri altında değildir. Telefon ekranından sosyal medyaya, dizilerden dijital oyunlara, küresel eğlence kültüründen yapay zekâya kadar sayısız mecra onların zihnine her gün binlerce mesaj taşımaktadır. Dolayısıyla zihinleri koruma meselesi artık geçmişten çok daha hayati bir hâle gelmiştir. Çocuğa yalnızca “Bunu izleme, şunu okuma” demek yeterli değildir. Ona gördüğünü tartabilecek, duyduğunu sorgulayabilecek ve karşılaştığı fikrin arkasındaki maksadı anlayabilecek bir şuur kazandırmak gerekir.

Bunun yolu da sağlam karakter eğitiminden geçer. Bilgili fakat şahsiyetsiz, başarılı fakat değerlerinden habersiz nesiller yetiştirmek gerçek anlamda eğitim değildir. Eğitim; aklı bilgiyle, kalbi değerlerle, karakteri ise güzel ahlakla besleyebildiği ölçüde insanı kemale ulaştırır.

Yeni eğitim yılında asıl hedefimiz yalnızca daha yüksek notlar, daha iyi okullar ve daha başarılı kariyerler olmamalıdır. Evlatlarımızın kim olduklarını bilen, medeniyet köklerine bağlı, dünyayı okuyabilen, düşünen, sorgulayan ve sağlam karakter sahibi insanlar olarak yetişmelerini hedeflemeliyiz.

Çünkü medeniyetler önce insanı inşa eder. İnsanını inşa edemeyen toplumlar ise ne kadar büyük imkânlara sahip olurlarsa olsunlar kendi geleceklerini başkalarının fikirleriyle kurmak zorunda kalırlar.

Öyleyse yeni eğitim yılının eşiğinde çocuklarımıza ne öğreteceğimizden ziyade, onları nelerden korumamız gerektiğini de ciddi biçimde düşünmeliyiz.

Çocuklarımızın öğrendikleri, hangi şuur ve hangi medeniyet ölçüsüyle mana ve değer kazanacak?

Eğitimin gerçek istikameti, işte bu suale vereceğimiz cevapta saklıdır.

Muhabbetle…

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Yazarlar Haberleri