Osmanlı Adaletinin Yokluğunda: Dünya Nizamının Çözülüşü
Osmanlı, yalnızca bir siyasi yapı değil; adalet, merhamet ve denge üzerine kurulu küresel bir nizamın taşıyıcısıydı. Onun yokluğu, dünyanın ahlaki ve siyasal mimarisinde derin bir kırılma yaşandı.
Bir milleti zayıflatmanın en etkili yollarından biri, onu kendi tarihsel hafızasından ve medeniyet köklerinden koparmaktır. Gelecek nesillerin geçmişle kurduğu bağ zedelendiğinde, yalnızca tarih bilgisi değil; aidiyet, sorumluluk ve ahlaki süreklilik duygusu da aşınır. Tarihsel tecrübe göstermektedir ki, kimliğinden ve köklerinden uzaklaştırılan toplumlar, yalnızca siyasi değil, aynı zamanda manevi bir kırılma yaşar.
Merhum tarihçi Prof. Dr. Halil İnalcık, Osmanlı tarihini yalnızca bir iktidar hikâyesi olarak değil; adalet fikri etrafında şekillenmiş bir devlet aklının uzun tecrübesi olarak okur. Ona göre Osmanlı’yı asırlar boyunca ayakta tutan unsur, kaba güç değil; hukukun, meşruiyetin ve adalet duygusunun toplum nezdinde kabul görmesidir. Bu çerçeve zayıfladığında, yalnızca bir devlet değil; bir nizam fikri de çözülmeye başlar.
Osmanlı İmparatorluğu’nun tarih sahnesinden çekilmesiyle birlikte, hüküm sürdüğü geniş coğrafyada bu çözülme derinleşmiş; maddi ve manevi bir boşluk ortaya çıkmıştır. Bu boşluk kısa sürede işgaller, parçalanmalar, zorunlu göçler ve büyük insani trajedilerle doldurulmuştur. Emperyalist güçler bu süreci yalnızca askeri yöntemlerle değil; kültürel, siyasal ve zihinsel araçlarla da çok yönlü biçimde yönetmiştir. İç çözülmeler ve işbirlikleri, bu kuşatmayı daha da etkili hâle getirmiştir.
Osmanlı’nın dışarıdan askeri güçle tam anlamıyla dize getirilememesi, içerden kuşatma stratejilerini öne çıkarmıştır. “Çağdaşlaşma” söylemleri çoğu zaman tarihsel bağlamından koparılarak bir medeniyet tasfiyesinin aracı hâline getirilmiş; süreklilik fikri ilerlemenin karşısında konumlandırılmıştır. Böylece Osmanlı yalnızca siyasi olarak değil, zihinsel ve ahlaki düzlemde de tasfiye edilmiştir.
Bu tarihsel kırılma, modern tarih yazımında da önemli düşünürler tarafından vurgulanmıştır. Fernand Braudel, Osmanlı’yı Avrupa tarihinin dışında değil, Akdeniz merkezli dünya sisteminin tam merkezinde ele alır. Ona göre Osmanlı, yalnızca bir askeri güç değil; ticaret yollarını, hukuki düzeni ve bölgesel dengeyi ayakta tutan bir nizam kurucusudur. Osmanlı’nın zayıflamasıyla birlikte Akdeniz dünyası çözülmüş, küresel denge Atlantik merkezli tek yönlü bir yapıya evrilmiştir.
Benzer şekilde Immanuel Wallerstein, dünya-sistemleri teorisi çerçevesinde Osmanlı’yı, Avrupa merkezli kapitalist sistemin sınırsız yayılımını uzun süre sınırlayan başlıca güçlerden biri olarak değerlendirir. Osmanlı’nın çözülmesiyle birlikte çevre coğrafyalar hızla sömürgeleştirilmiş; dünya sistemi daha sert, daha eşitsiz ve daha acımasız bir hâl almıştır. Bu durum, Osmanlı adaletinin yokluğunun yalnızca bölgesel değil, küresel sonuçlar doğurduğunu göstermektedir.
Osmanlı’nın ayırt edici vasfı, adalet anlayışıydı. Farklı dinlerin, milletlerin ve kültürlerin uzun süre bir arada yaşayabilmesi, kaba güce dayalı bir hâkimiyetle değil; hukuk, merhamet ve denge fikriyle mümkün olmuştur. Osmanlı adaleti, yalnızca kendi tebaasını değil, geniş bir coğrafyada mazlumları koruyan bir düzen üretmiştir. Bu nedenle Osmanlı’nın çekildiği bölgelerde kısa sürede istikrarsızlık, çatışma ve zulüm yaygınlaşmıştır.
Bugün dünya genelinde yaşanan soykırımlar, katliamlar ve derin adaletsizlikler, bu nizam boşluğunun doğal sonuçları olarak okunabilir. Osmanlı’nın varlığı kusursuz bir düzen anlamına gelmiyordu; ancak sınırsız vahşeti frenleyen ahlaki bir denge unsuruydu. Bu denge ortadan kalktığında, katliamların ve acımasız tahakküm biçimlerinin meşrulaştığı bir güç hukuku düzeni ortaya çıktı.
Osmanlı adaletinin yokluğu, yalnızca geçmişe ait bir kayıp değildir; bugünün adaletsiz dünya düzenini anlamak için de temel bir kırılma noktasıdır. Medeniyet kökleriyle yeniden bağ kurmak, geçmişi romantize etmek değil; tarihsel tecrübenin ürettiği adalet, merhamet ve nizam fikrini bugünün dünyası için yeniden düşünmektir.
Tarih açıkça göstermiştir ki, adaletin taşıyıcısı olan bir nizam çöktüğünde, onun boşluğunu zulüm doldurur. Bugün olduğu gibi…
Muhabbetle…