Değeri Bilinmeyen, Değersiz Değildir
Görülmeyen iyilik kıymetinden bir şey kaybetmez. Başkasının kıymetini bilmek ise bir gönül terbiyesidir.
Bir insanın, bir eserin veya bir nimetin kıymeti, onu anlayanların yanında daha iyi fark edilir. İnsanların takdiri bu kıymeti oluşturmaz; yalnızca onun anlaşılmasına vesile olur. Kıymeti bilinmeyenin değeri azalmaz; asıl mahrumiyet, onu tanıyamayanın payına düşer.
İnsan, fıtratı gereği takdir edilmek ister. Emeğinin görülmesini, iyiliğinin anlaşılmasını, samimiyetinin fark edilmesini bekler. Bir teşekkür gönlünü ferahlatır; vefasızlık ise incitir. Ancak insan, kendi kıymetini bütünüyle başkalarının ilgisine bağlarsa huzurunu da onların değişken hükümlerine teslim eder. Bugün övülenin yarın unutulduğu bir dünyada, kalbin daha sağlam bir ölçüye ihtiyacı vardır.
Altın, toprağın altında kaldığı için demire dönüşmez. Güneş, bulutların arkasına gizlendiğinde ışığını kaybetmez. Cevher de onu sıradan bir taş sananın elinde cevher olmaktan çıkmaz. Ne var ki cevheri tanımak için sarraf gözü gerekir. Gözün görmediğini yok saymak, hakikati değiştirmez; yalnızca bakışın sınırını gösterir.
İnsanın ilmi, ihlâsı ve güzel ahlâkı da böyledir. Bunların kıymeti, sahibinin ne kadar tanındığıyla ölçülemez. Peygamber Efendimiz, Allahü teâlânın insanların görünüşlerine ve mallarına değil, kalplerine ve amellerine baktığını bildirir. Demek ki asıl ölçü, dışarıdan görünen itibarın ötesinde, kalbin doğruluğu ve davranışların güzelliğidir.
Bir insana yakın olmak, onun kıymetini görmeye her zaman yetmez. Kardeşlerinin Yusuf aleyhisselâma yaptıkları, onun Allahü teâla katındaki kıymetini azaltmadı. Kuyunun karanlığı da zindanın yalnızlığı da sabrını ve iffetini değersizleştirmedi. Bu kıssa, görünen şartların bir insan hakkında son hüküm sayılamayacağını hatırlatır. Darlık içinde bulunmak değersizliğin, insanların önünde yükselmek de tek başına faziletin delili değildir.
Peygamberlerin karşılaştığı inkâr da aynı hakikati başka bir yönden gösterir. Kur’ân-ı kerîm, geçmiş ümmetlere gönderilen elçileri ve onların çağrısına karşı çıkanları anlatır. Hakikati bildirenlerin reddedilmesi, bildirdikleri hakikati ortadan kaldırmamıştır. Öyleyse kalabalıkların kabulü, doğruluğun yegâne ölçüsü olamaz. İnsan, alkışa kapılmadan da ilgisizlik karşısında yılmadan da doğru bildiği yolda yürümeyi öğrenmelidir.
Doğru bildiği yolda sebat etmek, insanın kendi söz ve davranışlarını gözden geçirmesine engel olmamalıdır. Tevazu, insanın kendi eksiklerini görmesini ve haklı tenkide kulak vermesini sağlayan bir fazilettir. Bazen sözümüzü daha açık ifade etmemiz, bazen de tutumumuzu düzeltmemiz gerekir. Mümin, haksız yargılar karşısında metanetli, samimi nasihat karşısında ise açık yürekli olmalıdır.
İhlâs, ameli yalnız Allahü teâlânın rızası için yapmaktır. Mümin, kıymeti bilinmediğinde de iyilikten vazgeçmez. Onu ayakta tutan, Allahü teâlânın hiçbir samimi gayreti zayi etmeyeceğine olan inancıdır.
Kimsenin görmediği bir yardım, duyurulmayan bir fedakârlık, sessizce gözetilen bir emanet Allahü teâla katında karşılıksız kalmaz. Bir iyiliğin bilinmemesi, onun kıymetini azaltmaz.
Asıl mesele, yalnız kendi kıymetimizin bilinmesini istemek değil, başkalarının kıymetini bilmeyi de öğrenmektir. Anne babanın emeğini, öğretmenin sabrını, ilmiyle yol gösteren hocanın rehberliğini, dostun vefasını ve işini dürüstçe yapan insanın gayretini fark edebilmek bir gönül terbiyesidir. Kimi zaman yerinde söylenen bir teşekkür, uzun zamandır yorulan bir kalbe kuvvet verir. Kıymet bilmek, iyiliğin devamına da vesile olur.
Bir toplumun geleceği, bilgiyle birlikte değerler eğitimiyle şekillenir. Bilgi insana güç kazandırır; güzel ahlâk o gücü nasıl kullanacağını öğretir. Ahlâkî terbiyeden uzak kalan insan, makamı kibre, sevgiyi şımarıklığa, nimeti nankörlüğe dönüştürebilir. Emanet şuuru taşıyan ise şükreder, tevazu gösterir ve kendisine duyulan güvene lâyık olmaya çalışır.
Hakiki değer, alkışla doğmaz; ilgisizlikle yok olmaz. Bize düşen, kıymetimiz bilinmediğinde iyilikten vazgeçmemek, başkasındaki kıymeti gördüğümüzde ise hakkını teslim etmektir. Çünkü insanı yücelten, yalnızca değerli olmak değil, değer bilmektir.
Değer bilmeyen, iyiliği ve vefayı unutan insan, kendisine gönül verenleri incitir. Fakat onun nankörlüğü, karşısındakinin asaletinden bir şey eksiltmez. Ne var ki insanın değerinden bir şey eksilmemesi, gönlünün kırılmadığı anlamına gelmez.
Vefasızlık, iyilik sahibinin kıymetini eksiltmez; fakat gönlünde sessiz bir sızı bırakır.
Muhabbetle…