Biz Olmayı Unuttuk mu, Yoksa Unutturulduk mu?
Birlik çözüldüğünde, istikbal de çözülür.
Biz bir olmaktan, biz olmaktan uzaklaştık. Adeta yolumuzu kaybettik. İçinde bulunduğumuz bu savrulma hali sıradan değildir; aksine uzun soluklu, sabırla yürütülmüş bir sürecin sonucudur. İki asrı aşan bir zaman diliminde, aktörler değişse de aynı hedef doğrultusunda hareket eden ülke düşmanları, sistematik bir şekilde toplumsal dokuyu zayıflatmayı başarmıştır. Bu süreçte yılmadan, usanmadan, hedeflerinden sapmadan ilerlemiş ve nihayetinde başarılı olmuşlardır.
Bugün karşı karşıya olduğumuz umutsuzluk hâli, yalnızca bireysel bir ruh hâli değil; toplumsal bir kırılmanın göstergesidir. Zihinlerimiz yorulmuş, idrakimiz bulanıklaştırılmış, hak ile batılı ayırt etme kabiliyetimiz zayıflatılmıştır. Bu durum, özellikle genç nesiller üzerinde daha belirgin şekilde kendini göstermektedir. Yarınlarımızın umudu olan gençliğin dimağına; hedefi olmayan, gayesiz ve sorumluluktan uzak bir yaşam tarzı telkin edilmekte, ideal ve ülkü kavramları bilinçli biçimde geri plana itilmektedir.
Bu sürecin en belirleyici ayağı, tarih bilincimizin aşındırılmasıdır. Köklerimizin derinliği unutturulmuş, geçmişle bağımız zayıflatılmış ve böylece kimlik erozyonuna sürüklenmiş bulunmaktayız. Oysa bir milletin hafızası, onun en büyük direncidir. Bu hafıza yok edildiğinde toplumlar kolayca yönlendirilebilir; hatta farkına varmadan başka projelerin parçası hâline getirilebilir. Nitekim köklerinden koparılan bir toplumun, uzun vadede bağımsız bir duruş sergilemesi oldukça güçleşir.
Aziz milletimizin inanç değerleri de bu süreçten bağımsız kalmamıştır. İnanç sistemimize yönelik müdahaleler, yalnızca bireysel alanla sınırlı kalmamış; toplumsal yapıyı dönüştürmeye yönelik sistemli bir algı oluşturmuştur. Ehl-i sünnet inancımız ve akidemiz üzerinde yapılan tartışmalar, bu müdahalenin en belirgin hâlidir. Bu çalışmalar geçmişte olduğu gibi bugün de artarak devam etmektedir.
Bilinmelidir ki ehl-i sünnet anlayışı, bu necip milletin adeta can damarıdır. Bu anlayış yalnızca bir inanç sistemi değil; aynı zamanda hayatı anlamlandıran, bireyi topluma, toplumu ise köklerine bağlayan bir nizamdır. İnsanın Rabbi ile olan bağını düzenleyen, doğruyu yanlıştan ayırmada rehberlik eden bu çizgi, tarih boyunca bu milletin en sağlam inanç ve değerlerinden biri olmuştur.
Köklü medeniyetimizin temelinde yer alan bu anlayışa yeniden sarılmak ve özellikle genç nesillere bu ruhu aktarmak bugün her zamankinden daha elzemdir. Çünkü ehl-i sünnet yalnızca bireysel bir tercih değil, toplumsal düzenin de ana omurgasını oluşturan bir yapıdır. Ehl-i sünnet anlayışı, İslam inanç ve medeniyetinin direği; adeta bir bedenin iskeleti gibi bu yapı üzerine inşa edilmiştir. Bu omurga zayıfladığında toplumsal yapı da kaçınılmaz olarak sarsılacaktır.
Tarih boyunca ecdadımız bu bilinçle hareket etmiş, karşılaştığı tüm zorluklara rağmen ehl-i sünnet çizgisinden ayrılmamıştır. Gayeleri, İslam’ın yüce değerlerini bu çizgi çerçevesinde insanlığa ulaştırmak olmuştur. Bu uğurda büyük bedeller ödenmiş, nice badireler atlatılmış ve neticede güçlü bir medeniyet inşa edilmiştir. Bu yönüyle Türkiye, ehl-i sünnet anlayışının en önemli kalesidir.
Ancak bu durumu hazmedemeyen ülke düşmanları, tarih boyunca farklı yöntemlerle bu yapıyı zayıflatmaya çalışmıştır. Doğrudan mücadelede başarılı olamayacaklarını anlayan bu odaklar, fitne tohumları ekerek içeriden çözülme planını devreye sokmuşlardır. Geçmişte olduğu gibi, çeşitli yapılar ve ideolojik ayrışmalar üzerinden toplumda çatlaklar oluşturulmaya çalışılmıştır. Ne yazık ki bu tür girişimlerin etkileri günümüzde de farklı biçimlerde devam etmektedir.
Tüm bu tablo karşısında yapılması gereken açıktır: Bir olmak, ‘biz’ olmayı hatırlamak ve bu bilinci diri tutmak. Bireysel çıkarların ötesine geçerek ortak değerler etrafında kenetlenmek ve köklerimizle güçlü bir bağ kurmak zorundayız.
Nihayetinde bir olmak ve biz olmak mecburiyetindeyiz. Bunu idrak etmek ve gereğini yerine getirmek, hem bugünün hem de yarının en büyük sorumluluğudur.
Birlik şuurunu yitiren milletler, istikballerini de yitirmeye mahkûmdur.
Muhabbetle…